DOLAR 7,901
EURO 9,3368
ALTIN 483,868
BIST 1206,17
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İzmir 25°C
Parçalı Bulutlu
#gazeteciliksucdeğildir
#gazeteciliksucdeğildir

Hayata dair nitelikli bir rehber

Varoluş dertleri-anlam arayışı, aşk, ilişki, ölüm-yas, evlilik, kaygı, kendinle sahici bağlar kurmak… ‘Gel Hayattan Konuşalım’da usta gazeteci Filiz Aygündüz, sadece sormakla kalmayıp didikledi, alanının yetkin isimlerinden psikiyatr Dr. Alper Hasanoğlu içtenlikle yanıtladı; ortaya toplu terapi seansı niteliğinde nitelikli bir rehber çıktı. Aygündüz ve Hasanoğlu’yla kitaptan konuştuk.

Hayata dair nitelikli bir rehber
#gazeteciliksucdeğildir
28.08.2020
17
A+
A-

Filiz Aygündüz, sizin iki romanınız var. Neden yeni bir roman değil de ‘Gel Hayattan Konuşalım’ gibi bir psikoloji kitabı? Bu kitabı yapmayı neden çok istediniz?
Filiz Aygündüz: Aslında üçüncü romanı yazıyorum. Bu yılın sonuna doğru bitmiş olacak. Ama araya böyle bir şey almak istedim. Çünkü çok uzun zamandır aklımda olan bir projeydi. Bu hayatla ilgili dert ettiğimiz, kafamıza taktığımız konuları bir psikiyatrla konuşmak. Önce kendim için yaptım. Hayattan konuşmak. Bu yaşta psikoloji yüksek lisansı yapmışken hayatımın bu döneminde böyle bir kitap yapmaya ihtiyacım vardı. Mesele kiminle yapacağımdı. Alper Hasanoğlu da sağ olsun beni kırmadı. Biz böyle hakikaten hayatın altından girip üstünden çıkıp çok keyifli bir söyleşi kitabı hazırlamış olduk.

Alper Hasanoğlu, siz başta ‘Neden ben yazmayayım da söyleşi yapayım’ diye biraz çekinceli davrandınız, sonra ikna oldunuz. Çıkan sonuçtan memnun musunuz?
Alper Hasanoğlu: Aslında Filiz bu kitapta hepimizin çok sevdiği, saygı duyduğu, psikiyatri hayatımın başlangıcında çok şey öğrendiğim bir duayen psikiyatr Engin Geçtan Hocamızla söyleşi yapmak istemiş. O yüzden benimki şımarık bir itirazdı aslında. İstemiyorum, yan cebime koy gibi. Ama Filiz’le kendimizi çok iyi hissetmediğimiz zamanlarda hayatla ve birbirimizle dalga geçmeyi çok yapıyoruz ve bu bizim işimize de yarıyor. Filiz hep böyle çok iyi oldu diyor ama ben kendi adıma memnun olup olmadığımı bilmiyorum. Çünkü okumadım daha kitabı!

Aygündüz:
Ben biliyorum. Alper’le birlikte zihnimizi, kalbimizi ortaya koyup bu kitabı yaptık. Ortak bir çalışma. Ama ben bunu işten biri gibi değil de gazeteci gözüyle değerlendirebilecek kadar uzun yıllar gazetecilik yaptım. İyi söyleşinin ne olduğunu bilirim. Burada söyleşi yapan kadar söyleşilen kişi de çok önemlidir, sen de biliyorsun. Bu anlamda profesyonel açıdan kitaba baktığımda gerçekten nehir gibi akan, böyle çok hayattan bir söyleşi kitabı oldu bu. Gazeteci gözüyle baktığımda benim içim çok rahat. Sen yaptığın işten keyif almazsan okurun keyif alması söz konusu değil. Biz Tuğrul Eryılmaz’dan böyle öğrendik. Ben bu işi yaparken çok mutlu oldum. Bana çok iyi geldi. Defalarca okudum. Ve her okuduğumda kendimi çok iyi hissettim.

Hasanoğlu: Beni yine motive etmiş oldun. Biz sık sık röportaj yaptığımızı unutup güzel güzel sohbet ettik. Ve gerçekten birkaç defa şunu fark ettim: ‘Ya ben bu konuda böyle düşüyormuşum’u çıkarttı Filiz içimden. Sokrates’in çok güzel bir lafı vardır: “Herkes aslında her şeyi bilir. Ben insanların içindeki o bilgiyi doğurtuyorum. Ben bir ebeyim.” Filiz de bir bilgi ebesi gibi benim içimdeki sahip olduğumu pek de bilmediğim o sözleri çıkarttı.

Hayata dair nitelikli bir rehber

Fotoğraf: Murat Şaka

Böyle didaktik soru-cevap ya da klasik psikiyatri seansı şeklinde değil. Bir didişme hali de seziliyor kitapta. Danışan psikiyatrla, psikiyatr da aynı şekilde danışanla didişiyor yeri gelince. Sesler de yükseldi mi bu sıralarda?

Hasanoğlu:
Mutlaka. Birbirimize kızmak anlamında değil, o coşkunun heyecanından. Kendi ve hayatla dalga geçmeyi çok olgunca bilen birisi Filiz. Çok az insanda var bu. Hiçbir zaman aklıma “Bu ne saçmalıyor?” gibi şeyler gelmedi.

Aygündüz: Benim de gelmedi. Orada bazı konular oldu ki mesela ısrarla üstüne gidip o istediğim cevabı alıncaya kadar aynı soruyu 40 farklı şekilde sordum. Ama çok eşitlikçi bir sohbet oldu. Ben çok psikiyatrla röportaj yaptım. Genelde belli bir mesafeden konuşurlar. Bu kitapta Alper psikiyatr ceketini giyip üst tondan konuşmadı.

Hasanoğlu: Benim de zaten terapi seanslarında ‘demokratik psikoterapi’ şeklinde anlayışım vardır. Eşitlikçiliğe dayalı. Kitapta da zaten ‘Gel Hayattan Konuşalım’ diyoruz, ‘Gel hayatı sana anlatayım’ demiyoruz.

Hayata dair aklına takılan soruları sorup yanıtlar aldın psikiyatrdan. Bu kitabı hazırlamak bir terapi seansı gibi miydi sizin için?

Aygündüz: Kendimi terapide gibi hissetmedim. Yaparken terapi gibi değildi ama her söyleşinin sonunda gerçekten çok sağlam bir terapiden çıkmışım gibi iyi bir duygu vardı hissettiğim.

Hasanoğlu: İnsanlar şunu da düşünmesin: İnsanlar terapi seanslarından her zaman da mutlu çıkmazlar. Biz çoğunlukla ağlatmayı deneriz. Kimseyi ağlatmak değil amacımız tabii ki ama hiç kimse akıl düzleminde, entelektüel düzlemde konuşarak değişmez. Onu yaralayan meselelerle ilgili duygusal düzlemde konuşabildiği zaman içsel bir değişim gerçekleşir. O yüzden de bizim terapi odasındaki en büyük sarf malzememiz kâğıt mendildir. Rahatlama, kendini anlaşılıyor hissetme, hayatta yalnız değilim, beni anlayan insanlar var kısmı belki Filiz’e iyi gelmiş olabilir.

Aygündüz: Tam da dediğin gibi. Öyle konuşmalar oldu ki, Alper bir laf ettikten sonra böyle uzun dakikalar durduğumu, hakikaten canımın yandığını hissettim. Ama ne olursa olsun o konuşmanın sonunda bir farkındalıkla ayrıldım. O farkındalık duygusu iyi geliyor.

Kitapta da epey üzerinde durdunuz; sürekli mutlu olma takıntımız nereden geliyor?

Hasanoğlu: “Mutlu olmak zorunda değiliz. Acılarımıza da alışmalıyız.” Artık bu laflar o kadar çok edilmeye başlandı ki klişeye dönüşüp içi boşaldı. Bu mutluluk meselesi nasıl oldu da bu kadar zorunlu bir şey olmaya başladı? Önce sistem bize mutlu olmamız gerektiğini vaaz ediyor. “Nasıl mutlu olunur? İnsan ne yaparsa mutlu olur”u açıklamadan o kadar çok fazla mutlu olmamız gerektiğini söylüyor ki, bunun üzerine kafa yormaktan vazgeçtik çoktan. Hiçbir şekilde kısacık bir süre için bile üzülmemeliyiz, acı çekmemeliyiz. Çünkü bunlar bir zayıflıktır. Sonra da insan tabii şunu soruyor: Nasıl mutlu olacağım? Sistem daha sonra ancak ve ancak parayla yapılabilecek aktivitelerin, etkinliklerin ve uğraşların insanları mutlu edebileceğini söylüyor. Yani mutluluğun bir tuzak haline gelmiş olmasının sebebi o. İnsanlar ne para harcayarak mutlu olabiliyor ne de zaten dünyadaki insanların yüzde 99’unun o kadar parası var.

Son yıllarda psikoloji ve kişisel gelişim kitapları her zamankinden daha çok ilgi görüyor. Hep çok satan listesinde yer alıyorlar. Belli ki insanlar kendilerini köşeye sıkışmış hissediyor, çıkış arıyor. Bu, zamanımızın ruhuyla mı alakalı?

Aygündüz: Kişisel gelişim kitaplarının içinde birtakım ‘yaşam koçu’nun yazdıkları, birtakım süslü cümlelerle hayatı anlatan kitaplar, ne yazık ki çok ilgi gördü. Ama onun ötesinde de saf insanın kendisiyle de ilgili dertlerinden kaynaklanan bir okuma deneyimi ve ihtiyacı var. Bizim kitabımız buna çok cevap veriyor. Başladığımızda koronavirüs salgını yoktu. Kitabın çıkması pandemi dönemine denk geldi. Özellikle şu son dönemin ruhuna çok giden bir kitap olduğunu düşünüyorum. Çünkü insanlar yavaşlamak zorunda kaldılar. Evden çıkamadılar, çok bunaldılar, ister istemez hayatla ilgili birtakım konuları düşünmek zorunda kaldılar. Bu konulara kafa yoran insanlar için iyi bir rehber olacağını düşünüyorum.

Hasanoğlu: Demek ki insanlar kendilerini çok fazla köşeye sıkışmış hissediyorlar. Dünyanın zaten mutsuz olduğu bir dönem ve yalnızca Türkiye’de değil, refah düzeyinin çok yüksek olduğu ülkelerde de. Yani 13 sene İsviçre’de yaşadım. Orada da kitapçıların en büyük bölümü kişisel gelişim ve psikolojiyle ilgili kitaplara ayrılmış. Aslında din ve geleneklerin geri plana itildiği, insanların gündelik hayatlarını gelenekler ve dini söylemler aracılığıyla yaşamadıkları bir dünyada insanlar pusulasız kaldı. Dikkat ederseniz seküler kesimin okuduğu kitaplar bunlar. Seküler kesim reaktif bir pusulaya ihtiyaç duyuyor. Çünkü bir yandan da gündelik hayatımıza o geleneksel ve dini söylemler o kadar da pratikte yardımcı olamıyorlar çünkü onların değişebilmesi ve gündelik hayata uyum sağlayabilmesi o kadar da kolay değil. Bu tür kitapların hepsinin tavsiyeler üzerine olmasının sebebinin bu olduğunu düşünüyorum. Hep tavsiye var. Kimse kendi üzerine düşünce üretmek peşinde değil. Kendisine doğrudan şöyle davran, böyle yap denmesini duymak istiyor. Anlıyorum çaresizliği ama böyle bir şey yok. Bugün çok ünlü, Instagram’da on binlerce kişinin takip ettiği terapistler var. Şöyle diyorlar elini göğsüne koyup: “Kendine şefkat göster. Şefkat çok önemli.” Nasıl ya? “Affet geçmişini” Ya adam bana işkence yapmış, ben niye onu affedeyim. Yok ki böyle şeyler. Sonra insanlar affedemiyorum diyerek bize terapiye geliyorlar. Biz terapistlerin mağdur ettiklerinin tedavisini yapmaya çalışıyoruz.

“Depresyon çok abartılıyor. Aslında iki temel psikiyatrik hastalık var. Şizofreni ve bipolar” diyorsunuz kitapta. Biraz iddialı değil mi? Size gelen danışanların büyük çoğunluğu depresyondan dolayı gelmiyor mu?

Hasanoğlu: Çoğu yalnızlıktan geliyor. Psikoterapi başka bir şeydir. Psikiyatri başka bir şeydir. Birbiriyle iç içedir. Ama aynı değildir. Psikiyatrik hastalıklar beyin hastalığıdır. Gerçek depresyon hiç de öyle her sabah duş alabileceği, işe gidebileceği, arkadaşlarıyla gece dışarı çıkıp mutsuz mutsuz içtiği bir durum değil. Gerçekten depresyona girerseniz yataktan çıkamazsınız, uyuyamazsınız, işe gidemezsiniz ve ölmeyi düşünürsünüz. Bipolar; mani ve depresyon demek. Gerçek depresyon tedavi edilmesi gereken, ilaç kullanılmazsa tedavi edilemeyecek bir beyin hastalığıdır.
Bunların yanında bizim hayat içinde başa çıkmayı beceremediğimiz, bizi mutsuz eden şeyler var… Fakat başa çıkamamamızın nedeni psikolojik değil sosyolojik de olabilir. Uyum bozukluğu diye bir tabir bulundu yıllar önce. Ne deniyor? Sen geldin Mardin’in köyünden, İstanbul’a yerleştin. Çok da kötü bir işte çalışıyorsun. Büyük umutlarla geldin ve bir gecekondu mahallesinde yaşıyorsun ve o sırada da uyum bozukluğu, anksiyete, depresyon belirtileri gösteriyorsun. Mutsuzsun ve psikiyatri bunu ne yapıyor, psikolojize ediyor. Yahu bu sosyolojik, toplumsal bir hadisedir. Çok ciddi bir şekilde devletin vatandaşını gözetememesi ve onun temel ihtiyaçlarını karşılayamaması durumuna senin uyum bozukluğun var diyorlar.

GEL HAYATTAN KONUŞALIM  Hayata dair nitelikli bir rehber
Filiz Aygündüz, 
Dr. Alper Hasanoğlu
Doğan Kitap, 2020
176 sayfa, 32 TL.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.